Türkiye’de Distruptive Teknolojilerin Neresindeyiz? Ne Yapmalıyız?

GELECEĞİ YAKALAMAK

Füsun Sarp Nebil

Batı dünyası, son 20-30 yıldır İnternetin desteklediği teknolojik gelişmeleri “Distruptive” yani “Yıkıcı” kelimesi ile tanımlıyor. Çünkü bunlar dünyayı altüst ediyor. Özel hayatları, iş hayatlarını, iş yapış şekillerini, hukuku, ticareti ve hatta siyaseti derinden altüst edip, başka yerlere sürüklüyor.

Ama idari taraf yani “hukuk, iş yönetimi, toplum kültürü bunu yeterince takip edebiliyor mu?” derseniz, buna bütün dünya adına “hayır” diyeceğiz. Bakın film-müzik endüstrisine, güvenlik tarafına ve hatta insan kaynaklarına.

Hepsinde hukuk, iş süreçleri vs arkadan yetişmeye çalışıyor. Gerçi tarihin her döneminde de böyle olmuş. Şimdinin farkı gelişmelerin çok daha hızlı ve yıkıcı gerçekleşmesi. Buna karşı bürokrasinin çok daha yavaş kalması.

Aslında olayları ve nereye gittiğini gören insanlar var. Demek istiyoruz ki; çok daha hızlı davranılabilir. Mesela 1999 yılında yazılan “ClueTrain Manifesto [1]”suna bakın. 4 endüstri adamının kendi aralarındaki sohbetten doğan bu manifesto, bugünün iş yapış şekillerini ve sosyal medyayı bize ta o zamandan anlatıyordu.

Ama konumuz Türkiye ise, durum beklendiği gibi daha vahim; teknolojinin yeni bir vitese geçtiği son 5-6 yıldır devlet kademelerindeki güç savaşının yarattığı karmaşa ve odaklanma sorunu bir yana, zaten “e-devleti bilmem kaç mülyon kişi kullanıyor” ya da abartılan internet kullanıcı sayısı ile sınırlı bir anlayış mevcut.

Peki bu neye yol açar?

Teknoloji Başka Seviyeye Atlamak Üzere.. Tık.. Tık… Orada Kimse Var mı Bunu Anlayan?

2016  nisan ayı başında, bütün Avrupa’yı boydan boya geçip Rotterdam limanına yönelen 6 farklı markanın (DAF, Daimler, IVECO, MAN, Scania ve Volvo) sürücüsüz kamyonları, bu olayın getireceği toplumsal değişime ne cevap vereceklerini bilemeyen Avrupa’lı hükümetlere, “hadi artık” uyarısı gibiydi !!

“Sürücüsüz kamyon da ne güzel fikirmiş !! Maliyet avantajı, güvenlik, rahatlık, kaza olmayacak” filan diyebilirsiniz. Ama hükümetlerin ayak sürümesinin arkasındaki neden, sadece yollarda ya da hukukta yapmaları gereken düzenlemelerin zorluğunda değil. İlaveten sürücüsüz kamyonların işsiz bırakacağı insanlar ve sektörler büyük bir derde işaret ediyor.

Sorunu tam anlamanız için Türkiye örneği verelim, TÜİK verilerine bakarsanız, Türkiye’de yaklaşık 1 milyon kamyon+kamyonet var. Bunların şöforlerinin, sürücüsüz kamyonlar nedeniyle işsiz kalacağını düşünün; bu şöförlerin aileleri ile birlikte en az 4-5 milyon kişiye işaret etmesi bir yana, kamyon şöförlerinin yollarda mola verdikleri restaurant ya da oteller ve buralarda çalışan insanların da işsiz kalacağı aşikar. Yani sadece nakliye tarafından bakarsak, Türkiye’de sürücüsüz teknolojilerin ekmeksiz bırakacağı insan sayısının en az 10 milyon olacağını görebilirsiniz.

Başka bir deyişle, matematik sonuçları 100 üzerinden 5 olan bir ülkede, kamyon şöförlüğü de tarihe karışıyorsa, çocuklara kala kala “imam” olma şansı kalacak.

“Sürücüsüz arabaları boşverin o zaman dersek” de, ihracat başta olmak üzere maliyet, zaman, rekabet unsurları ile baş etmek zorundayız.

Yani, artık duyduğumda midemi bulandıran “sanayi devrimini yakalayamadık, ama bilgi çağını yakalayalım” ifadesi çoktan komedi haline geldi. Çünkü vizyon düzeyimiz 100 yıl önce başlayan bir endüstrinin, 1950’lerde yaşanan döneminde ve de popülistliğe takılı kalmış durumda (yerli araba).

Robot Çağında Ucuz İşçilik Ne İşe Yarar?

Şimdi benzer bir başka tehlikeye işaret edelim. Geçenlerde katıldığım çokuluslu bilişim firmalarının yöneticilerinin oluşturduğu bir IDC panelinde[2], hepsinin ortak cümlesi; “robot çağı geliyor, fason üretimler ülkelerine geri çekilecek, çok geç olmadan üretime yönelmeliyiz” oldu.

Evet, biz burada bir yastık savaşı benzeri “o ona yastık attı”, “bu buna fırlattı” içindeyken, dünya yanımızdan geçip gidiyor. Diyeceksiniz ki; “yahu onlarda da türlü türlü kargaşa var”. Doğrudur ama belki de öne geçmek için adım atmanın tam sırası ama biz en kıymetli bu yıllarda kendimizle savaşmakla meşgulüz.

Teknolojinin değişmesi ile birlikte dünyada “digital divide”ın artacağı kesin. 1980 yılında en zengin Amerikalı listesinde 2 milyar $’ı olanlar listeleniyordu. Bugün “outsource” sayesinde bu iyice bozuldu ve bugün dünyanın binde 7’si, dünya varlıklarının % 41’ini elinde tutuyor. Buna yıllık geliri 100.000 $ üstü olanları da ilave edersek, düya nüfusunun % 8,4’ünün, tüm dünyadaki varlıkların % 83,3’ünü elinde tuttuğunu görüyoruz. Ama bu vahim durum, 1980 sonrasında, teknolojinin de getirdikleriyle birlikte bozulmaya devam ediyor.

Avrupa Birliğinin bizi üyeliğe alması yolunda devamlı kural değiştirmesini tartıştığım, İtalyan bir komisyon üyesi; “Füsun buradan Hindistan’a kadar ki ülkelere bak. Bunlar bizim pazarımız ve bu pazarda Türkiye dışında endüstrileşmiş ülke yok. Eğer Türkiye AB içine girerse, biz satamayız, Türkiye satar” demişti. Olay bu kadar basit; “fırsatını bulduğunda nehir kenarında suyunu içen Alpaka’yı ham eden timsah” olayını sadece National Geography hikayesi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Sorun Nerede?

Türkiye ve teknoloji dediğimizde, benim gördüğüm en önemli sorun; siyaset. Ülkemizde siyasetin şekillenmesinde önemli yanlışlıklar mevcut. Bunun başında tabi ki seçim sistemi geliyor. Örneğin, biz kendi istediğimizi seçemiyoruz; bir parti başkanının dayattığı listedeki adamları ve onun istediği sırayla seçmek zorunda kalıyoruz.

Bunun sonucunda, vatandaşa hizmet eden, yaptığı işlerle büyüyen, kişiliği güçlü iyi insanlar yerine, parti başkanına yalakalık yapan ya da yapmak zorunda kalan insanların oluşturduğu bir siyasete mecbur kalıyoruz. Bu siyasetteki ülke yönetimi ise, maalesef “tek” “tek” adamların mentalitesine bağlanıyor ve sonuçta Türk Telekom’daki büyük borç yükü ve zarar gösteren bilançolara kadar geliyoruz. Bu cümleyi boşa almayın; bu bilançolar sadece zarar olmakla kalmıyor, yanısıra bize hizmeti de engelliyor. Örneklersek; olması gereken 3-4 milyon km fiber yatırım yapılmıyor, diğer firmaların yapması engelleniyor ve koskoca ülke 270 bin kmlerde fiber yatırımına mahkum edilmiş oluyor. Digital divide bu kadar yakın anlayacağınız.

Diğer yandan hükümetin hakkını vermemiz gereken bir husus ; ARGE’ye yapılan harcamaların son 10 yılda 2 katına çıkmasıdır. Ama “harcamalar yapmak” yetmez değil mi? Acaba bu çok kıymetli paranın karşısında ne sonuç alınıyor? Ya da bu para bir yerlere para akıtmanın bir başka yolu mudur? Yukarıda yanlışlıklarından bahsettiğimiz siyasetin başka bir popularizmini mi görüyoruz?

Ne Yapmalı?

Yapılacak şey basit; orta öğretimde okuduğumuz yurttaşlık bilgisine döneceğiz. Demek istediğim şu; yurttaş olmak; “şu partinin başkanını ne kadar çok seviyorum” ya da  “ben şu partidenim, diğer partiler tuu kaka” diye oturduğumuz yerden tweet atmak ya da bilmemkimin mesajını forwardlamaktan öteye gitmeli.

Ülkemiz bizim varlık nedenimiz; yani ülke varsa biz varız ve rahatız. Ülke ileri giderse, iş adamları vergilerini düzgün öderse, milletvekilleri kendi liderlerine değil, kendilerini seçen millete olan görevlerini yerine getirirse bu ülke yükselir ve diğer ülkelerle yarışır.

O nedenle herkesin artık siyasetle fiziksel olarak ilgilenmesi lazım. 90 yıldır sadece tembellik ettik ve bize Atatürk’ün hediye ettiği demokrasiyi geliştirmedik. Taş üzerine bir taş koymadık. Üstelik bizim adımıza, laik ya da değil, bir takım değerleri eğip bükenleri seyredip durduk, komplo teorileri ile vakit geçirdik. Bundan sonrası layık olduğumuz yönetimle yönetileceğiz. O nedenle artık çalışmamız lazım.

 

[1] <a href=http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=4351 target=_blank>’Cluetrain’ Manifestosu Şirketleri Uyarıyor!</a>

[2] <a href=http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=55217 target=_blank>Bilişim Sektörünün Yöneticileri 2017 Yılı için Umutlu ama Digital Dönüşüm Farkındalığının Artması Lazım</a>

 

 

Önceki Yazı APPS’in Yeni Kelime Oyunu“A WORD”
Sonraki Yazı ATSO'da “Kalkınmada Sanayi 4.0'In Rolü” Bilgilendirme Toplantısı Yapıldı

Benzer Yazılar