Nurus Yönetim Kurulu Üyesi ve Baş Tasarımcı Renan Gökyay “Güçlü bir algı yeteneğimiz var”

Mart 2018

90 Yıllık Çınar İnovasyon Başarısıyla Dünya Liginde…

Nurus Yönetim Kurulu Üyesi ve Baş Tasarımcı Renan Gökyay:

  “Güçlü bir algı yeteneğimiz var”

 “Sosyolojik ve insani değerleri takip ederek ihtiyacın ne olabileceğini önceden öngörebiliyoruz”

 İnsani değerlerin ön planda olduğu bir sistemin sürdürülebilirliğine inanıyoruz”

 Arada hiçbir kesinti olmadan tasarım ekranından ürüne giden sürece hakim olduklarını belirten Gökyay, tasarladıkları ile ürettikleri arasında fark bulunmadığını söyledi.

 Arzu Kılıç

 Nurus’un hikayesi, 1927 yılında Ankara’da Nurettin Usta tarafından kurulan bir marangoz atölyesinde başladı. Nurettin Usta’dan bu mirası ilk kadın sanayici olan kızı Birten Gökyay ve eşi Akın Gökyay devraldı. 90’lı yıllarda kurumsallaşma yolunda önemli bir adım atıldı ve Nurettin Usta isminden Nurus markası doğdu.

 Türk mobilya endüstrisinin en köklü şirketlerinden Nurus bugün, dünyanın geleceğini şekillendiren 200 marka arasında. Bosch, Minox, Zeiss, Miele, Liebherr, BMW, Daimler, Grohe, Porsche, Braun gibi dünya devlerinin yer aldığı Alman Tasarım Konseyi’ne Türkiye’den davet edilen ilk ve tek marka Nurus. Tasarımdaki inovasyon başarısıyla Konsey’e giren Nurus’u, uluslararası tasarım ekosisteminin yönetim mekanizmasında Nurus Yönetim Kurulu Üyesi ve Baş Tasarımcısı Renan Gökyay temsil ediyor.

 Zanaat mirasını teknoloji ile bütünleştiren Nurus’un kuruluşunu, insan odaklı çalışmalarını, tasarımlarını ve bilişim sektörüyle ilgili güncel konuları Renan Gökyay’a sorduk.

Nurus, Türkiye’nin 90 yılı geride bırakan sayılı markalarından biri. Bugün geldiği noktada mobilyanın yanı sıra teknoloji alanındaki çalışmalarıyla da dikkat çekiyor. Bilişime ilginiz ne zaman başladı?

Benim bilgisayarla tanışmam 1980’lerin başına dayanıyor. 64 kilobaytlık, kapasitesi disketten bile küçük olan Comodore 64’e… Türkiye’de ithalatın başladığı dönemde program yazmayı öğrendim. Öğretecek kimse olmadığı için her seferinde doğruyu deneye yanıla kendim buldum. ODTÜ’nün birçok bölümünde bilgisayarlar kurdum. Teknolojiye olan bu ilgi işimize yansıdı. Güçlü bir zanaat mirası devraldık ve bunu teknoloji ile harmanlayarak tasarım ve üretime dönüştürüyoruz. Dünyada ‘Bugün için tasarla, yarın uygula’ anlayışı hakim. Nurus’ta ise biz ‘Yarın için tasarlıyor, bugün uyguluyoruz.’ Araştırmalarımızı, alışkanlıkları takip etmekten ziyade yeni alışkanlıkları tetiklemek için yapıyoruz.

Ankara’daki fabrikamızda yüksek teknolojili ürünler üretiyoruz

 Robotları kullanarak ilk üretimimizi 90’larda yani bundan 25 sene önce gerçekleştirdik. O dönemde Türkiye’de yabancı markaların üretim hatlarında bile robotlar ya kullanılmıyordu ya da sadece birkaç tane vardı. Herkes muhasebe programları üzerine odaklanıp üretim yapıyordu. Biz ise bilişimle iş yapma mecburduk. Aldığımız bütün makinalar nümerik kontrollüydü. Bilgisayarla uğraşıyor olmamızın getirdiği avantajları yaşadık. Otomasyondan korkmadık. Makinaların bilgisayar tezgâhlı makinalar olmasından hiç korkmadık. Çünkü bilgisayarı tanıyorduk. Bugün artık kendi AR-GE laboratuvarımızda çok eksenli tezgahlar üretip onların bütün mekanik ve kinematik hareketlerini belirleyen yazılımı oluşturabiliyoruz. Bu makinalar herhangi bir yabancı yazılıma bağımlı değiller.

-AR-GE merkezinizde başka ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

AR-GE merkezimiz ofis mobilyaları alanında Türkiye’deki ilk AR-GE merkezi. 35 kişilik bir AR-GE ekibimiz var. Akustik teknolojileri, mekatronik sistemler, ileri imalat tekniklerinin uygulamaları ve malzeme teknolojileri üzerine salt AR-GE yapıyoruz. Malzeme biliminden, uçak koltuğuna, mekatronikten, nano teknolojinin kullanıldığı havacılık kimyasallarına kadar birçok konuda bilimsel çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Mikron altı hassas işleme tezgahlarını tasarlıyor, 5G altyapısının otonom sistem ile genişletilmesi üzerine çalışan bir şirket haline geliyoruz.

-Nesnelerin İnterneti’ne bağlı olan ‘şey’lerin sayısı şu anda 4 milyar adet. Bir yıl içerisinde bu rakamın 5 milyara; 2020 yılında da 20 milyar 500 milyona ulaşması bekleniyor. Hayatımız internete bağlı cisimlerle çevrilmiş olacak. Bir başka deyişle her şey bizim programladığımız şekilde, ama aslında bizim kontrolümüz dışında çalışıyor olacak. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ben bu konuya biraz farklı yaklaşıyorum. Nurus olarak teknolojiye ve makinelere hakimiz. Ancak biliyoruz ki makine sadece bir aracı. İnsan hayatını kolaylaştıracak, ihtiyaçlara çözüm oluşturacak ve yüreklere dokunacak tasarımları ortaya çıkarmanın sadece ‘üretim, üretim, verimlilik, verimlilik’ demekle mümkün olması zor görünüyor. İnsan faktörünün, insan ilişkilerinin ve insani değerlerin ön planda olduğu bir sistemin sürdürülebilirliğine inanıyorum.

İnsanın insana ihtiyacı hiç bitmeyecek

Alman Fraunhofer Enstitüsü bünyesinde 8 yıldır bir gelecek araştırması yürütüyoruz. Dünya genelinde farklı sektörlerde 10-12 bin çalışan ile gerçekleştirdiğimiz Office 21 adlı bu araştırma çalışma hayatında, teknoloji ve dijitalleşmedeki hızlanmaya rağmen yüz yüze iletişimin hala önemini koruduğunu, insanların bir arada çalışmaktan zevk aldığını gösteriyor. İşletmeler çalışanlarının memnuniyeti ve mutluluğunu gözetmek durumunda çünkü verimliliği doğuran mekanikleşme değil, paylaşım. Yeni fikirler ve yaratıcılık, insani duygular ve ortak alan kullanımından doğuyor. Yani araştırmalar bize insanın insana ihtiyacının bitmeyeceğini, direkt iletişimin gücünü koruduğunu söylüyor.

-Türkiye’nin Sanayi 4.0 ile imtihanını nasıl değerlendiriyorsunuz? ‘Bilişimle Dönüşüm’ ifadesi sizce nasıl bir değişimi kapsıyor ve sanayicilerin dijital dönüşümüne katkısı nasıl olacak?

Sanayi 4.0 ilk olarak Almanya’da tartışılmaya başlandı. Almanya kişi başına milli geliri 45 bin dolar olan bir ekonomi. Türkiye’nin kişi başına milli geliri ise 10 bin dolar. Bilişim bugün kişi başına milli geliri 10 bin dolar olan bir ekonomide çok etkili.  45 bin dolar olan ekonominin olmazsa olmazı. Ama kişi başı milli geliri 1000 dolar olan ekonomi için hiçbir şey ifade etmiyor. Her yerin kendi ekosistemi içerisinde bir ihtiyacı ve sonucu var.

Bir örnek vereyim. 1994-95 yıllarında ilk GSM şebekeleri harekete geçtiği zaman ‘Türkiye 2000 yılında 400 bin aboneyi bulur’ tahminleri yapılıyordu. 2000 yılına gelindiğinde abone sayısı 4 milyon olmuştu. Yani tahmin yüzde 900 saptı. Nesnelerin İnterneti konusunda da her sosyoekonomik yapı ve her kültür kendi değişim yönünü, kendi zaman çizgisini izleyecektir. Gelişim dalgasını herkes farklı bir yerden yakalayıp kendi yapısına uygun şekilde dönüştürecektir. Her ülkenin farklı öz malzemesi, potansiyeli var. Bütün ülkeler aynı oranda teknoloji üretecek, bilişim üretecek diye bir şey yok. Bizim kendi otomasyon sistemlerimizi, bu rekabet kanunları ve serbest piyasa koşulları içerisinde kendimiz bulmamız gerekiyor.

Türkiye uçak koltuğu üretiminde öncü olabilir

Bugün mobilya üreticiliğinin doğuya kaydığını görüyoruz. İran, Irak bir üretim ülkesi değil. Afrika’daki birçok ülke birer üretim ülkesi olamayacak. Ama Türkiye önemli bir üretim ülkesi. Dalgayı doğru yerde yakalamak gerekiyor. Uçak koltuğu üretimi bu anlamda Türkiye için büyük bir fırsat olabilir. Mesela biz Nurus olarak TSI’a uçak koltuğu tasarımı yapıyoruz. Dar gövdeli uçaklarda kullanılan koltuğun ergonomisini değiştirmek ve ağırlığını azaltmak için araştırmalar yaptık. Sırt süngerinde 850 gramla başladığımız araştırmaları 300 gram ile tamamladık. Sivil havacılık alanında oyunun kurallarını değiştirdik diyebilirim. Bu koltuklar yakın zamanda filoya katılacak.

         

-İnsanın insanla, insanın teknolojiyle ilişkisine yönelik öngörüleriniz, gözlemleriniz ve araştırmalarınız Nurus’un çalışma ve yaşam alanları kurgusuna nasıl yansıtıyor?

 Çalışma hayatında bilgi teknolojilerinin yeri artıkça mobilite de artıyor. Bu, kaynakların paylaşılması alışkanlığını tetikliyor. Artık esnek, iletişime ve etkileşime daha çok olanak tanıyan, ortak mekanların kullanıldığı ama bireysel özgürlükleri de destekleyen çalışma anlayışı yaygınlaşıyor. Biz de bu dönüşüme uygun akıllı çözümler geliştiriyoruz. Mobilyaya entegre ileri seviye bağlantı çözümümüz Nurus Links ile oturduğunuz koltukta ya da kullandığınız masada veri aktarımı, video konferans, sunum ve şarj gibi ihtiyaçlarınızı karşılayabiliyorsunuz. Enerjinin tek bir yerden karşılanması yerine nesneleri enerjilendiren güç sistemleri üzerinde çalışıyoruz. Bizim IOT (Internet of Things) pillerimiz var.

Kendini kullanıcı tercihlerine göre ayarlayabilen ürünler

USB voltajlı bir ekosistem oluşturuyoruz. Düşük voltajlı olan mobil veya sabit cihazlarda, mobilyalarda kullanılabiliyor bu piller. Bu sayede sizin tercihlerinize göre yüksekliği ayarlanmış masa, istediğiniz esneklikteki çalışma koltuğu, kişi kullanımına özel çalışma ortamı yaratabiliyoruz.

Çok yakın gelecekte insanların kullanım tercihlerine göre kendini ayarlayabilen yani kullanıcısıyla konuşabilen ürünler öne çıkıyor olacak. İlerleyen dönemlerde bu güç sistemleri ofis dışındaki ve içindeki alanların istenilen süre ve amaç için rezerve edilmesine imkan vererek aktivite odaklı çalışma alanlarını zenginleştirecek.

-Fabrikanızı gezerken en çok dikkatimi çeken konulardan biri de ses fiziği araştırmalarınız oldu. Akustikle ilgili çalışmalara neden yöneldiniz?

Fabrikada gördüğünüz laboratuvar, özel sektördeki ilk, mobilya sektöründeki tek 63 Hz çınlama odası. Bu laboratuvarda elde ettiğimiz sonuçlardan yola çıkarak çalışma alanlarında olması gereken ses teknolojisini yakalıyoruz. Mobilyaların hangi frekanslarda, sesi nasıl emip/yansıttıklarını belirliyoruz. Akıllı cihazlar için geliştirdiğimiz bir uygulama ile ortamın çınlama oranını ölçüyor; mobilya tasarımlarımızı bu çınlamayı ortadan kaldıracak şekilde test edip uygun malzemelerle kaplıyoruz. Bunu neden yapıyoruz? Çünkü bize göre sağlıklı ve mutlu çalışma ortamı kurgulamak ergonomiden akustiğe, ışıktan hava kalitesine kadar çok parametreli bir alan. Yankı düzeyi beynin farkında olmadan yorulmasına yol açıyor ve bu da çalışma kalitemizi, yaşam kalitemizi etkiliyor.

-Nurus’un mobilya sektöründeki ilk AR-GE merkezini ve akustik laboratuvarını kurma dışında, uluslararası tasarım ödüllerinin pek çoğunu Türkiye’ye ilk kez getiren marka olarak da öncülüğü bulunuyor. Ödüller konusunda neler söylemek istersiniz?

Evet, Türkiye, Design Management Europe, Red Dot Design ve mobilya endüstrisindeki IF Product Design, Good Design ödülleri ile ilk kez, bizim tasarımlarımızın değer görüldüğü ödüller sayesinde tanıştı. 1999 yılında Japonya’da düzenlenen ahşap mobilya tasarım yarışması IFDA’da finale kaldık. Bir yıl sonra Chicago’da düzenlenen Neocon Fuarı’nda ‘Fuarın En İyisi’ seçildik. 2001 yılında dünyanın en prestijli tasarım ödüllerinden IF Product Design ödülünü yine mobilya sektöründe kazanan ilk marka olduk. 2007’de Türk endüstrisi yine Nurus tasarımlarına verilen Red Dot ve Design Management Europe ile tanıştı. 2008’de Türk mobilya endüstrinin ilk Good Design ödülüne değer görüldük. En son German Design ödüllerinde 6 ürünümüz ödül aldı. Ödüller elbette bizi hala heyecanlandırıyor. Ancak yıllar içinde tasarım yarışmalarındaki varlığımızı daha anlamlı bir düzeye yükselttik. Bugün bilgi birikimimiz ve deneyimlerimizle, değerlendirilen değil değerlendiren bir marka pozisyonundayız.

-Peki, tasarımlarınızı nasıl planlıyorsunuz? Nurus’un yükselen başarısı ve sürdürülebilirliğini neye borçlusunuz?

 Bizi rakiplerimizden ayıran en önemli özelliğimiz ihtiyaçları iyi analiz etmemiz ve teknolojiyi iyi kullanmamız. Üretirken de sanayi 4.0’a falan bakmayıp otomasyonla ve teknolojiyle zanaatkârlığı birleştiriyoruz. Güçlü bir algı yeteneğimiz var. Sosyolojik ve insani değerleri takip ederek ihtiyacın ne olabileceğini önceden öngörebiliyoruz. Tasarım problemini genellikle şirketimizin üst kademesinde belirliyoruz. Sosyolojiyi iyi okuyan, ihtiyaçların hangi yöne evrileceğine dair fikri olan tasarımcılarla çalışıyoruz. Arada hiçbir kesinti olmadan ve hiçbir ek yapılmadan, tasarım ekranından ürüne giden sürece hakimiz. Dolayısıyla bilgisayarda tasarladığımızla makineden çıkan ürün arasında fark yok. Bu önemli bir güç.

-Fabrikanızda, AR-GE merkezinizde dizayn projeleri geliştiren çok sayıda tasarım ve mimarlık öğrencisine rastladım. Karşılıklı bir paylaşım ve öğrenme süreci içinde olduğunuzu anlıyorum. Gençlere, genç tasarımcılara neler söylemek istersiniz?

54 yaşındayım, üniversite gençliği ile iç içeyim. Evet, laboratuvarlarımız gençlerle dolu. Üniversitelerle akademik ve uygulamalı araştırma ortaklıklarımız var, öğrenci koçluğu-mentorluk yapıyorum, gençlere makinelerle konuşmayı öğretiyorum. Üniversitelerde derslere giriyorum, konferanslarda, panellerde öğrencilerle buluşuyorum. 7 yaşında kızım var. Çocuklardan ve gençlerden çok şey öğreniyorum.

Geleceğe umutlu bakıyorum

Yeni kuşaklar bizden farklı bir dünyaya doğdular. Bugünkü teknolojiyle, iletişimle neler yaptıklarına ve yapabileceklerine şahit oluyorum. Önemli olan onları bilgiyle buluşturmanız ve kendi kendilerine ne yapabileceklerini görmeniz. Bilgiye erişim noktasında dünyada artık birçok şey açık kaynağa dönüşmüş durumda. Bugün internetten bakarak ve malzemesini sipariş ederek makinalar yapabilirsiniz. Ama en kıymetli şey zaman. Gençler zamanın kıymetini iyi bilsinler, acele de etmesinler. Aynaya bakıp kendileri ile konuşabilsinler. ‘Ne yaptım, doğru mu yaptım?’ diye sorup kendileri ile her konuda hesaplaşabilsinler.

-Genç bir nüfusa sahip olmamız ülkemizin en büyük avantajlarından biri. Son olarak Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmenizi de alabilir miyim?

Bizim en büyük avantajımız, hem genç bir nüfusumuz olması hem de onlara erken yaşta sorumluluk devredebilmemiz. İyi yetişmiş, eğitimli ve girişimci bir nesil geliyor. Türkiye ekonomisiyle, fırsatlarıyla öne çıkan bir ülke. Konumu itibarıyla dünyadaki en gelişmiş 60 kente kolaylıkla ulaşabilecek bir lokasyonda. Dünyanın hemen her yerine, hem ulaşım hem ticaret sağlayabileceğimiz, lojistik anlamda son derece avantajlı bir alternatif olan demiryolunu kullanma imkanına sahibiz. Dünyada hızlı tren sistemi olan 8 ülke var, biri biziz. Karbon fiber elyaf üreten çok az ülke var, biri biziz. Savunma sanayii firmalarımız çok başarılı işler yapıyor. Son yıllarda patent başvurularında ciddi anlamda artış söz konusu. İleri teknoloji üretip ihraç edebilecek noktaya gelmeyi hedefliyoruz. Bu anlamda AR-GE ve inovasyon desteklerinin, üniversite ve araştırma kurumlarıyla ortaklaşa çalışmaların, marka-üniversite işbirliklerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Önceki Yazı TBD'den KVKK Uyum Süreci Yol Haritası ve Uygulama Eğitimi
Sonraki Yazı Siber Güvenlik Ekosisteminin Geliştirilmesi Zirvesi Sonuç Raporu Yayınlandı

Benzer Yazılar

Röportajlar

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tayfun Acarer ile Söyleşi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tayfun Acarer : “Gençlere Önerim; Bilişim Sektöründeki Gelişimi, Trendi İyi Gözlemlemeleri ve Çalışma Alanlarını Buna Göre Yönlendirmeleri”

Röportajlar

“Zehirli Ağacın Meyvesi de Zehirlidir”

Avukat Gürkan Özocak: “Sosyal Medya Hesaplarınızdan Çocuğunuzla İlgili Asgari Düzeyde Fotoğraf Paylaşın”